26.6.13

Anime: Usagi Drop


Yine uzun bir aradan sonra sessizliğimi bir anime incelemesiyle bozuyorum. Sürekli açıp açıp yarım bıraktığım animelerden biri Usagi Drop'u dün itibarıyla bitirdim. Animesi toplamda 11 bölümden oluşuyor, oldukça kısa ve sevimli bir seri. Josei türünde olsa da bir Nana ya da Paradise Kiss değil, tema aşk üzerine değil.
Kısaca özetlemem gerekirse, anime 30 yaşındaki bekar beyfendi Daikichi'nin büyükbabasının ölmesi üzerine katıldığı cenaze töreninde tanıştığı büyükbabasının bilinmeyen bir kadından olan küçük kız yani Rin'i anlatıyor. Bu sessiz kızı (sessiz gibi görüyoruz, içinde tam bir cadı) ailede kimse istemiyor, böylece Daikichi Rin'in sorumluluğunu alarak anime başlıyor. Daha sonra birlikte yaşadıkları sürece sıkıntıları, mutlulukları anlatılıyor.

Daikichi Kawachi
Daikichi Kawachi: Daikichi 30 yaşında, bekar bir adam. Aslında çocuklara karşı bir mesafesi olan Daikichi, herkesi şaşırtarak cenaze töreninde Rin'in sorumluluğunu alacağını söylüyor. Daha sonra Rin'le yaşadıkça baba olmaya ne kadar yatkın olduğunu anlıyor ve Rin'le hayatının ne kadar güzelleştiğinin farkında oluyor... Aslında Daikichi'ye tam olarak baba diyemem, ağabey de diyemem. Rin'le kurdukları bağ kesinlikle daha özel. Daikichi görmeye alışık olmadığımız erkek karakterlerden, bu yüzden animeyi eşsiz kılıyor.

Rin Kaga

Rin Kaga: Rin 6 yaşlarında, tatlılıkta sınır tanımayan, oldukça zeki bir kız. Daikichi'nin büyükbabasının gayrimeşru kızı olması nedeniyle ilk başta ailede kimse onu sevmese de sonradan kendisini sevdiriyor, ailenin gözbebeği oluyor. Daikichi ile arasında güçlü bir bağ var, az önce de bahsettiğim gibi. Ayrıca annesi ilk bölümlerde tam bir muamma olsa da sonradan kim olduğunu öğreniyoruz.

Kouki Nitani
Kouki Nitani: Kouki, Rin'in anaokulundan arkadaşı ve animede büyük yeri olan karakter. Tam bir hınzır erkek çocuğu ve en komik sahneler Kouki'den çıkıyor. Başa bela bir tip ama oldukça sevimli. Annesi ile babası boşanmış, annesiyle birlikte yaşıyor ve Daikichi'yi baba modeli olarak görüyor.

Anime genel olarak gayet güzeldi. Konusu gereği oldukça şirindi, tam çerezlik denecek türden bir animeydi. Müzikleri de hoştu, şirindi.

Mangasına gelirsek, anime manganın toplam 24 bölümünü 11 bölümde işliyor. 25'te ise 10 yıl sonrasına geçiyor, artık Rin ve diğer çocuklar liseli olmuş, Daikichi hala bekar ve 40 yaşında. Mangasını okumayı düşünüyorum, aldığım spoilerlar ile de farklı şeyler olduğunu görünce baya merak ettim. Mangasını okuduktan sonra da yorum yapacağım mutlaka.

Anime Puanı: 7/10.

9.3.13

Anime: Hotaru no Haka


Uzun zamandır yazmıyorum ama henüz bitirdiğim, beni çöküntülere sokan bu anime için üşengeçliği bir kenara bırakabilirim.

Hazır hava kapalı bir Cumartesi günüyken birkaç film izleyeyim dedim. Sağlam bir dram film ararken bu güzel anime-filmle karşılaştım, açtım izledim, bitirdiğimde iyi ki karşılaştım mı desem batsın böyle anime sektörümü desem ne desem bilemedim. Öylesine güzel bir dram filmi.

Animenin kısaca İkinci Dünya Savaşı'nda annesini ve babasını kaybetmiş ağabey-kardeşin hayatta kalma hikayesini anlatıyor. Ağabeyimiz olan Seita, küçük kız kardeşi Setsuko'ya sahip çıkmaya çalışarak bütün film boyunca onu koruyup kolluyor.

-Gerisi Spoiler İçerir-

Filmin ilk etkileyici sahnesi hastane dışında annesinin ölmek üzere olduğunu ve ayrılmak zorunda olduklarını öğrenen Setsuko'nun ağlayışı ve Seita'nın onu eğlendirmeye çalışmasıydı. Filme zaten 'ağlayacağım' diye başlayınca, o bölümde gözlerim doldu taştı. O sıradaki çaresizlik, artık tek başlarına olduklarının farkında olmaları çok etkileyiciydi. 



Daha sonrasında kalmak için geldikleri uzak akrabasında istenmemeleri yine iç parçalayıcı sahnelerdendi. Seita'nın gurur yapması, Setsuko'nun da orada yaşamak istememesiyle taşındıkları yeni 'evleri' filmin en güzel sahnelerinden biriydi şüphesiz. 

Filmin ana unsurlarındna biri de ateşböcekleriydi. Filmi de en iyi anlatan replik Setsuko'nun "Ateş böcekleri neden bu kadar erken ölmek zorunda?" repliğiydi. Burada çok güzel betimlemeyle insanları, ölen annesini ateş böceğine benzetmiş. Çok sevdim, çok.

Belki benim de kardeşim olduğundan dolayı, bilmiyorum ama Seita'nın ağladığı her sahnede ben de hüngür hüngür ağladım. Onun yükünü omuzlarımda hissettim. Özellikle hasta kardeşi için tarladan yiyecek çaldıktan sonra aşırı hırpalanmış halde Setsuko'yla karşılaştığı bölüm. Kardeşine güçsüz gözükmek istememesi, o an başarısızlığa uğratmış gibi ağlayışı. Büyük çocuk olmanın yükü, kardeşe bakmanın yükü, onu sevmenin, kollamanın yükü. Çok derin bir sahneydi, çok.


Sonrasında hasta kardeşine yiyecek almak için bankadan para çekerken babasının ölüm haberinde Seita'nın çaresizliği. O an bana sıcak bastı, o bankanın duvarları üstüme üstüme geldi, o kendini dışarı atarken ben de kendimi dışarı atmış gibi hissettim. Son ümitle babasını da kaybetmiş olmasına rağmen kardeşinin yanına yiyeceklerle dönmesi, kardeşini ölmeden önce beslemesi... Sanırım en duygusal sahnenin dibiydi Setsuko'nun ölümü. İçim parçalandı, kendi kardeşim ölmüş gibi hissettim.

En vurucu sahne, benim için, en sonunda Seita'nın Setsuko'yu cenaze için yakmasıydı. Bir tapınakta değil de, kendi evlerinde yakması çok güzeldi. O an Seita'nın ağlamasını beklediğim halde boş boş, derinden bakmasından dolayı ben ağladım onun yerine. Bir aile kaybetmekten çok bir kardeş kaybetmek dünyanın en kötü şeyi, onu anladım.

Animenin çizimleri yayınlandığı döneme göre çok iyiydi. Müzikleri de fena değildi, fakat animenin en duygusal yerlerinde çalan şu güzel şarkı var ki, mükemmel ötesi. Ağlamaya destekleyici.

Genel anlamda animeyi çok çok beğendim, düşündükçe iç sızlatan çok güzel sahnelere sahip. Kesinlikle puanım 10/10.


25.1.13

Ne Dinliyorum, Ne Okuyorum?

Tam şuanda, okulların da kısa bir araya girmesiyle bütün izlenecek filmleri/animeleri, dinlenecek şarkıları, okunacak kitapları kafamda plana sokuyorum, fakat ondan önce... Şuan ne dinliyorum, ne okuyorum?


Şuan elimde olan ve okumaya devam ettiğim kitap Ye, Dua Et, Sev. Filmini izlemiş ve çok sevmiştim. Kesinlikle bir insanı optimist yapabilecek, dünyaya daha iyi bakmaya sağlayacak bir film. Hazır filmini de izlemişim diyip kitabını da almıştım aylar aylar önce, fakat yeni okuma fırsatı buldum. Kitabın anlatım düzeni, yazarın gezeceği 3 mekan o kadar mantıklı bir kurgu oluşturmuş ki çok sevdim. Karakter (aynı zamanda yazar) kendi benliğini bulmak için 3 ülkeyi seyahat etmeyi planlıyor ve bu 3 ülkeyi, 3 ayrı hikayeye ayırarak 36'şar bölümle anlatıyor. Ülkeler sırasıyla İtalya, Hindistan ve Endonezya. Ayrıca yazar bir yerde bu 3 ülkenin baş harflerinin (İngilizcede) I ile başlaması ve I'ın aynı zamanda 'ben' anlamına gelmesini 'kendini benliğini arama' ile müthiş bağdaştırmış. 
Şuanda Liz'in İtalya seyahatindeyim, birkaç bölüm ile bitireceğim. Neler olacağını bilsem de, büyük merakla okuyorum. Yazarın anlatımı çok hoş ve altı çizilecek yerlere bile sahip. Filmi kadar sevdim bu kitabı, kısa zamanda bitirmeyi planlıyorum.

--

Kısa zamanda bir ton şarkı keşfetmeme rağmen, henüz bugün bulduğum şarkı Nick Cave & the Bad Seeds ft. PJ Harvey - Henry Lee şarkısını ÇOK sevdim.


21.1.13

Dizi: Misfits

 
Geçen yılın bahar ayında başlayıp bıraktığım Misfits'e şu sıralar yeniden döndüm ve ikinci sezonu yarıladım sayılır. Dizimagin azizliğine uğrayarak kaç gündür izlemek istediğim bölüm bir türlü dolmuyor, ben de bekleyemeyerek kapatıyorum.
Diziyi bitirmeden bir yorumda bulunmak istemiyorum aslında ama hakkında birkaç şeyler paylaşmak, yazmak istiyorum.
Diziye kısaca değinirsem, birkaç küçük suç ile kamu hizmetine kalmış 5 karakteri ele alıyor. İlk bakışta bu karakterler etrafında dönecek gençlik-drama tarzı bir dizi olacak gibi duruyor ama büyük bir fırtına yaşanması sonucuyla karakterlerin süper güçlere sahip olması dizi hakkında fikirlerimizi değiştiriyor. Sanırım dizinin en sevdiğim yerlerinden biri de bu; karakterlerin müthiş güçleri olsa da, -mesela görünmez olmak, akıl okumak, ölümsüz olmak- bunları dünyayı kurtarma amacıyla kullanmıyorlar. Hatta kendilerini o kadar salmışlar ki, zerre tınlamıyorlar. Herkes yine kendi aleminde, fakat tabiiki hepsi gençliğinin doruğunda, baharında, yerlerinde duramıyorlar ehehe.
Karakterler o kadar farklı tiplemelerde ki, insan ister istemez hoşlanıyor hepsinden.

Nathan
Nathan dizinin en kafa karakteri diyebilirim.  Rahatlıkta sınır tanımıyor, tam bir işsiz ve aşırı eğlenceli. Arada sırada gördüğümüz ciddi ifadesi, ızdırap çeker gibi yüz ifadesini bile seviyorum bu çocuğun. Süper gücü ise ölümsüzlük.

Kelly

Kelly de yine dizinin en sevdiğim karakterlerinden. Aksanıyla oldukça meşhur ve kızı dinlerken acayip zevk alıyorum. Özellikle küfürleri aksanıyla yorumlaması falan oldukça komik. Süper gücü ise akıl okumak.


Alisha

Alisha dizinin süslüsü. İlk bölümlerde baya oynak bir şeydi, sonrasında kazandığı süper gücüyle geri çekildi, kendine geldi. Ayrıca diğer karakter olan Curtis ile sevgili. Süper gücü ise kendisine dokunan insanların ona karşı cinsel ilgi duyması.

Curtis
Curtis, eski sporcu ehehe. Hakkında pek bir fikrim yok açıkçası o kadar bölüme rağmen. Yüzücü atletleriyle ünlü... Alisha ile sevgili, süper gücü ise geçmişe dönebilmesi.

Simon
Simon, safım benim. Çok çok seviyorum bu karakteri, aynı şekilde oyuncusunu da. (Game of Thrones'ta Ramsay Snow'u oynayacağını düşündükçe çıldırıyorum -iyi anlamda-) Dizinin ilerleyen bölümlerinde hayli bir şaşırtıyor, hiç beklediğimiz biri çıkmıyor. Süper gücü ise görünmezlik.

Sonuç olarak diziyi hala bitiremesem de genel itibarıyla sevdim. Zaten çok fazla dizi izleyen birisi değilim, şuana dek ciddi ciddi götürdüğüm dört beş seri anca olmuştur. Misfits'i de bunların arasına kattığım için mutluluk duyuyorum. (uu resmiyiz) Farklı bir azgın teenage dizi izlemek isteyenler için önerim kessinlikle Misfits.

Dizinin müziklerini çok beğeniyorum ek olarak. Duygusal kısımlarda, eğlenceli kısımlarda, openingte gayet uygun şeyler kullanıyorlar. 2. sezonda Nathan ve kardeşi Jamie'nin birlikte terasta oturup konuştuğu bölümle çalan şarkı da favorim ayrıca. Dinlemek isteyenler için:



Ayrıca dizinin en güzel yerlerinden (çok gülüyorum):

Misfits s02e01


Kelly ve aksanı.




29.12.12

Anime: Tonari no Kaibutsu-kun


Uzunca bir aradan sonra yine anime izlemeye başladım nihayet. Daha bitirmem gereken tonlarca animeyi yok sayarak "Ne izlesem, ne izlesem?" diye dolaşırken bu kısa, sevimli shoujo seriyi buldum. Anime toplam 13 bölüm ve finalini daha henüz yaptı. 
Kısaca konusu kız karakterimiz Mizutani Shizuku sadece derslerine odaklı, notlarını baya baya önemseyen, hatta kendisinden yüksek not alanlara karşı hırs yapan gayet monoton bir lise öğrencisi.  Yoshida Haru ise çok deli dolu, okulda sürekli kavga çıkardığından uzaklaştırılan ve sürekli okulu asan baya bir zeki erkek karakterimiz. Anime boyunca Shizuku ve Haru'nun yakınlaşmaları, birbirini tutmayan aşk vakitleri işleniyor. Bunun yanında yan karakterlerin de yeri oldukça büyük.

Yoshida Haru
Yoshida Haru: Haru gördüğüm en eğlenceli erkek karakterlerden. Deliliği, sürekli değişen ruh haliyle tam bir çocuk gibi. Ciddileştiği zamanlarda bile bazen sapıtabilir, ara ara "off" tepkisini versem de yine de çok sevimli. Özellikle resimdeki gülüşünün müptelasıyım. Animenin başlarında Shizuku'yu sevdiğini söylemiş, daha sonra Shizuku aşkını ilan edince mırın kırın etmişti. Gerçi animenin sonu o kadar ucu açık bitti ki, Haru'nun aşkı belli olsa da yine de duyguları değişir mi değişmez mi emin olamıyorum. Biraz değişik bu Haru, iyicene deşmek gerek...


Mizutani Shizuku

Mizutani Shizuku: Shizuku bizim bildiğimiz inek, nerd. Ruhsuz. Belki bundan dolayı kendisine karşı sempatim var. Duygularını belli etmekte güçlük çekiyor, edince rahatsız oluyor, biraz da korkuyor. Yine de Shizuku güçlü kız karakterlerden biri. Açıkçası Shizuku'yu her ne kadar Haru ile yakıştırsam da, aşk üçgeninin diğer elemanı Yamaken ile de iyi çift olurlar diye düşündüm izlerken... Yine de kararı kendisine bırakıyorum, en iyisini o bilir. (ehehe) Ayrıca Shizuku'nun seiyuusu baya hoş olmuş karaktere, sesinin tek düzeliği karakteri baya iyi tasvir etmiş. O meşhur merdivenlerde Shizuku'ya içli içli bağırmasıyla da yine Shizuku'yu çok güzel nitelenmiş. Aynen, devam!

Natsume Asako

 Diğerleri:  Diğer karakterler de az sorunlu değil animede... Yan karakterlerin en başlısı Natsume, Haru'nun kuzeni, animenin buluşma mekanlarından oyun merkezinin sahibi Mitsuyoshi'ye aşık ve az buçuk belli etti de bunu animenin son bölümlerinde. Natsume güzelliğinden dolayı sürekli kızlar tarafından hor görülen, erkekler tarafından ilgiye maruz kalan, yalnız ve hüzünlü bir karakter. Diğer taraftan yan karakterlerden Sasayan'ı ise hala çözemedim ama son bölümlerde Natsume'ye bakışları, gizemli konuşmalarıyla bu ikili arasında bir şeyler var mı diye işkillendim. 2. sezon olursa -ki olmalı- görmeliyiz dediğim şeylerden bu ikili.

Yamaken

  Aşk üçgenin diğer ucundaki Yamaken oldukça olgun, arkadaş çevresini umursamayan ve yine duygularını belli etmemeye çalışan biri. Yamaken'in Shikuzu'ya aşık olduğunu animede sonraki bölümlerde öğreniyoruz. Yamaken&Haru çekişmesi çok hoş hava katmıştı da animeye. Mangaya biraz göz attıkça daha güzel çekişmeler, tartışmalar gördüm, başlayayım diye heves ettim. Shizuku için incelememde de dediğim gibi ikisi yakışırlardı bence. Bir düşün derim sayın mangaka...

Anime final bölümünden

Son olarak animede beni rahatsız eden küçük şeyler var, en başlıcası karakterlerin ciddiyetsizleşmesiç Özellikle Haru'nun. Deli bir karakter olsa da, ciddileştiğinde hemen cıvıtıyor, yer yer baya sinirlendim. Yine de Haru'yu olduğu gibi seviyoruz, tam bir manyak herif... Ve artı olarak, müzikler bana yetersiz geldi, bazen opening ve endinge uyuz oluyordum, daha farklı şarkılar deneyebilirlerdi...




Yazı Sonu: Animeye puanım 7/10.

20.9.12

birkaç şey


 Hani olmak istemediğin bir yerdesin, ama orada olmak zorundasındır, geçmişle kopmamışsındır, orada olmak istiyorsundur ama bambaşka bir yerdesindir, kendini oraya ait hissetmediğin bir yerde... En büyük kararsızlığı, en büyük ikilemi bu noktada hissediyorsun. Olmak istediğin geçmişinle farklı bir gelecek mi, yoksa içinde bulunmak istemediğin şimdinle hayalindeki gelecek mi? Şuan mı daha önemli, yoksa gelecek mi? Farklı geleceğinde geriye dönüp baktığında, güzel geçen günler mi olmalı ya da nefret ettiğin şimdini atlattıktan sonra 'İşte bu!' diyeceğin bir gelecek mi olmalı?
 Bilemiyorum, çok karışık, aynı zamanda çok net... Çok değişken, çok gerçekçi. Çok önemli, çok önemsiz.
 Sadece aynı duygular, farklı olaylar demek istiyorum. Sadece umuyorum ve umuyorum.

15.9.12

Film: The Fountain



Yönetmen: Daren Aronofsky
Tür: Aşk, Bilim-Kurgu, Dram
IMDb Puanı: 7.2/10

The Fountain uzun zamandır varlığından haberim olup da doğru zamanda izleyeyim dediğim filmlerden. Soundtrackini filminden önce dinleyip, hastası olmuştum, filmi de bir o kadar sevdim.

Konusu kısaca üç farklı zaman dilimindeki ortak noktaya sahip aşkı anlatıyor. İlk hikaye İspanya'nın yaklaşık 1600 yıllarında geçiyor; ikinci hikaye günümüz zamanında; üçüncüsü ise uzak gelecekte, 26. yüzyılda geçmektedir. Bu üç hikayenin ortak noktasının aynı aşka sahip olduğunu söyleyebiliriz, farklı zamanlarda, farklı sebeplerde ama aynı amaç uğruna. 

Günümüzdeki Tomas&Isabel
Günümüzde geçen hikayede, Isabel, (Aslında ismi Izzy olsa da, her hikayede Isabel olarak bahsedeceğim) beyin tümörüne sahip. Kocası Tomas (diğer ismiyle Tommy) nöroloji alanında çalışan bir doktordur ve karısını tümörden kurtarmak için çalışmalar yapmaktadır. Bu arada Isabel, İspanyada geçen hikayenin yazarıdır ve on bir bölümünü tamamlamış, kitabın son bölümünü yazmamıştır. Ayrıca film boyunca gözümüze çarpacak yüzük, bu hikayede Tomas tarafından laboratuvarında kaybedilmiştir.

Isabel, İspanya Kraliçesi
1600 yılındaki hikayede (Günümüz Isabel'inin yazdığı hikaye), Isabel, İspanya Kraliçesi'dir ve Tomas ülkesine ve kraliçesine bağlı bir kumandandır. Isabel'in ülkesi ve hayatı bir engizator tarafından tehdit altındadır ve kraliçe, Tomas'a suyunu içtiğinde ölümsüz olduğun hayat ağacı denilen yeri bulmasını emreder. Filmde bahsi geçilen yüzük burada Isabel tarafından Tomas'a verilir.
Gelecekteki hikayede ise Tomas, hayat ağacıyla uzaydadır ve günümüz hikayesinde karısının bahsettiği, Xibalba'nın ölülerin orada tekrardan doğduğunu söylediği ölen bir yıldıza yolculuk etmektedir. Yüzük ise burada yoktur, Tomas'ın günümüz hikayesinde yüzüğün yerine yaptığı mürekkep dövmesi (gibi) vardır.
Üç hikayedeki zaman kavramları çok karışık aslında. Şimdiki zaman uzayda geçmiş olsa da, yalına indirmeye çalışıyorum, kafa karışıklılığı yaratmamak için. 
Film bu hikayelerin bağlantılarını karışık bir şekilde verip gerisini hayalgücümüze bırakmış, ben filmi izlerken pek çok 'olabilir mi böyle acaba?' soruları oluştu kafamda, bazı incelemelere bakınca aynı fikirde olduğumu gördüm... Yönetmen/senarist çok ince, çok güzel kurgulamış senaryoyu öncelikle.
Filmde soyutlaşmış nesnelere değinmek istiyorum: yüzük ve ağaç. Yüzük burada bağlılığı ve bir şekilde hayatta kalma tutkusunu simgeliyor. İspanya hikayesinde yüzük Tomas'a verilmişti, günümüzde Tomas bu yüzüğü kaybetmişti ve karısının ölümünden sonra yüzüğü aramaya, o boşluğu doldurmaya girişmişti, uzaydaki hikayede ise arayışı hala sürmekteydi... Dediğim gibi hayata bağlılığı simgeleyen yüzük, Tomas'a filmde kendisinin de "Ölüm bir hastalık, her hastalığın bir çaresi vardır" dediği gibi sonsuza dek yaşama düşüncesi vermiştir. Karısı ise "Ölüm doğmanın yoludur" düşüncesine sahiptir. Isabel kitabının son kısmını Tomas'a 'bitir onu' diyerek bırakmıştı ayrıca not olarak. Ağaç ise filmde farklı bir yere sahip, Isabel müzede  vücudundaki tohum ile ağaçlanmış ve meyvesini yiyen kuşlarda yaşamını sürdüreceğine inanan adamın hikayesini anlatmıştır ve uzaydaki Tomas'ın sık sık ağaçla konuştuğu, ağacın bir parçasını keserek yediği görülmektedir. Burada ağaç Isabel'dir. Tümörden ölen Isabel'in mezarına son sahnede Tomas bir tohum ekmiştir ve bu tohum Isabel'in vücudunda hayat bulmuştur, Tomas ise uzaya çıkarak Xibalba'nın ölüler orada tekrar doğar dediği yere gider ve orada Isabel'in tekrardan doğacağına inanır. Tomas'ın ağacı yemesiyse Isabel ile sonsuza kadar yaşamak içindir. Filmde her hikayede Isabel'in sonsuza dek birlikte olacağız dediğini görüyoruz ayrıca ve aynı zamanda "Ölüm doğmanın yoludur" diyordu. Burada Tomas'a vermek istediği 'Eğer ölürsek, sonsuza dek birlikteyiz, ölüm başlangıçtır' mesajıdır. Tomas ise bunu anladığında, Xibalba'nın yıldızına ulaşmış ve yüzüğü takmış olur, böylece iki hikayedeki yüzük arayışı sonlanmış, ölümü kabullenmiştir...
İncelemeyi yazarken yer yer acayip zorlandım, filmdeki bulgular epeyce kafamı karıştırdı, ironik şeyler bulma korkusuyla baştan okumadım bile yazdıklarımı... Kısaca bu filmi sevdim, izlediklerimin en iyilerindendi kategorisine bile girdi.
Oyunculuklar hiç fena değildi, ben özellikle günümüz hikayesinde, Izzy&Tommy hikayesini çok sevdim. Giriş-gelişme-sonuç olarak ayrılacak üç hikayede, gelişmede olan bu hikaye yer yer çok duygulandırdı, gözlerimi doldurdu. Özellikle hastane sahnesi hafızalardan silinmeyecek türdendi. Bir de banyo sahnesindeki "-I'm losing sensitivity to hot and cold. +Why didn't you tell me?  -Because I feel different inside. I feel different." diyalog çok güzeldi, Rachel Weisz'in mimikleri, sözlerle uyumu çok hoştu.
Soundtrack ise müthişti tek kelimeyle, Clint Mansell yine harika bir iş çıkarmış diyebilirim. Özellikle "Death is the Road to Awe"i çok sevdim, sürekli dinlediklerimden.

Yazı Sonu: Filme puanım 8/10.



14.9.12

Müzik: Ne Dinliyorum?


Boş işlerin insanıyım, üşenmeye bir üşenirim ama buraları güncelleme isteği bir an gelip saçma saçma şeyler yaptırabiliyor... Her yaptığını, her gördüğünü sevip de paylaşmak isteyen blogger yazarı değilim ben. Arada sırada bloga uğrayıp, otakuymuşcasına sadece anime incelemeleri yazıyorum, rahatsızım.

Müzik zevki sürekli saçma sapan şekilde değişen biri olarak böyle bir post atayım dedim, amaç tamamen amaçsızlık.

Şu aralar çok fazla score müzikler, klasikler dinliyorum...

The Cinematic Orchestra'nın Arrival of the Bird&Transformation'ı
bu sıralar çılgına bağlayıp dinlediklerimden. Aslında ikisi farklı olsa da,
aynı konsept içindeler ve çok güzeller!
Ayrıca videonun youtube yorumu benim de şahsi yorumumdur:
"I want my life to be this beautiful"


Antonio Vivaldi'nin çok meşhur Four Seasons 
konçertosundan Summer bölümünün 3. kısmı
yine en çok dinlediklerimden... Birileri "Heavy 
metal, 17th century style." demiş, çok hak verdim.
İnsanı coşturabilen klasiklerden. Ben boşuna yaz ayını
sevmiyorum bir de ehehe.



Korn ft. Skrillex'in Get Up'ının uzun zamandır 
farkındaydım fakat yeni yeni dinlemeye başlayıp
açık açık hayranlık duydum... Dubsteple metalin
çok leziz uyumu var cidden. Heyecana gelinmelik,
hormonları tavan yapmalık!


Müziğini Michael Cashmore'un yaptığı,
 Antony Hegarty tarafından seslendirilen
"The Snow Abides" yıkar geçer ortalığı.
O derece sevdim ben bu şarkıyı, o derece
benimsedim. Sözlerini buraya uzun uzun yazmak
isterdim ama sadece en sevdiğim kısımları yazacağım.
"n the doorway i catch a sign
oh there is too much, there is too much"
-
"Like an angel fallen whilst I saw your eyes
Leaking lights
Follow the clouds drifting like comets
Ten twenty years, where will you sleep? 



Yazı Sonu: Müzik zevkime laf ettirmem.

25.8.12

Anime: Toradora!



Nihayet üşengeçliğimden vazgeçip, izleyeli neredeyse 1 ay olan Toradora adlı enfes anime hakkında bir inceleme yazabiliyorum. (Arkafonda Hallelujah falan) Toradora, okul/romantizm/komedi türünde bir anime. Toplam 25 bölüm, artı 2 tane ova bölümlerine sahip. Yuyuko Takemiya tarafından light novel olarak yazılmış, Yasu tarafından çizmedilmiş. MyAnimeList puanı ise 8.5.
Animenin esası kızı Taiga isminde kavgacı, huysuz, asabi birisi. Ryuuji isi dıştan 'psikopat' olarak görünen, babasınınkine benziyen sert bakışlı gözlerinden dolayı herkesin kendisinden korktuğu, içinde bambaşka bir insan ve animenin esas oğlanı. Romanın/animenin ismi ise Japonca kaplan anlamındaki tora ve yine Japonca ejderha anlamındaki doragon'ın birleşmesiyle almış. Esas kız Taiga'nın İngilizce'de tiger(kaplan) kelimesine benzerliği ve Ryuuji'nin Japonca'da ejderhanın oğlu anlamına gelmesi de, ismini epey anlamlı kılmış.
Kısaca animenin konusuna gelirsek, asabi ve ufak tefek birisi olduğundan dolayı kendisine Avuç Boyutlu Kaplan denilen Taiga ile istemsizce sert bakan ve bundan dolayı herkesin kendisinden korktuğu Ryuuji yeni okul yılında çarpışırlar. (Ne çarpışma ama) Karakterlerin ilk tanışması burada gerçekleşir. Daha sonra Ryuuji'nin, Taiga ile çantaları karıştırıp, Taiga'nın aşk mektubunu yakaladığında birbirleriyle anlaşma yaparlar ve sevdiği insanları elde etmek için birbirlerini desteklemeye karar verirler. Ryuuji'nin sevdiği kız Taiga'nın en yakın arkadaşı, Taiga'nın sevdiği erkek ise Ryuuji'nin en yakın arkadaşıdır. 
 Bu anlaşmadan sonra, ailesinden ayrı, tek başına yaşayan ve yaşam mücadelesi veren (eheh, cidden öyle!) Taiga, annesine bakan hamaratlı Ryuuji'nin evinde bol bol zaman geçirir, yemeğini düzenli olarak onda yer. Zaman geçtikçe, yavaş yavaş birbirlerine bağlanacak ve bir şeyler hissedeceklerdir. 

Karakter Analizi

Aisaka Taiga
Aisaka Taiga: Taiga'ya bayıldım! Sert görünüşünün altında melek gibi bir kız, kendisinin melek olduğunu düşündükleri an hemen sertleşmesi bile çok güzel. Her ne kadar Kaichou wa Maid-sama'dan Misaki'ye benzetilse de, ben yine de Taiga'yı Misaki'den ayrı tutuyorum. Misaki'nin feministliğindense, Taiga daha duygusal ve buna paralel daha sert. Güçlü fakat hassas. Kesinlikle Taiga en sevdiğim kadın karakterlerden biri oldu, -ki animelerde kadın karakterler genellikle 'utangaç, hafif salak' tasvir edilmesine göre çok çok sağlam bir karakter. Animede en unutulmaz anların baş kahramanı. Özellikle, Ryuuji'nin ayı kostümüyle evine gelip, Taiga neşelendirmesi ve Taiga'nın gazıyla Ryuuji'nin sevdiği Minori'ne gitmesinin ardından Taiga'nın dışarı çıkıp "Ryuuuji!!!" diye bağırması beni benden alır. O anı başa sarıp izledim sürekli, hala da izlerim. Kesinlikle Taiga karakterini çok sevdim.

Takasu Ryuuji
Takasu Ryuuji: Esas oğlan. Korkutucu bakışlara sahip, herkesin kendisine ön yargıyla yaklaştığı, içinde bambaşka liseli. Annesi çalışırken kendisi ev işlerini yapıyor, çok çok hamaratlı, elinden her iş geliyor damat beyin... (Görücüye gelmişler gibi konuştuğumun farkındayım, evet) Biraz saf fakat çok şeker. Kendini sevdiriyor, sessiz sakin bir karakter. Çenesi de çok güzel bu arada, eheh.


Kushieda Minori
Kitamura Yuusaku
Kawashima Ami

Minori&Yuusaku&Ami: Minori, Ryuuji'nin sevdiği ve çok çılgın. Aslında bu animenin bütün karakterleri içlerinde çok depresifler, Minori de her ne kadar çılgın ve umursamaz görünse de ciddi olduğu zaman çok mantıklı bir insan. Çok çalışkan ayrıca, her yerde, her kafede, lokanta da kendisini çalışıyor görebilirsiniz. Yuusaku ise okul başkan yardımcısı, bir ara Taiga'yı seviyordu fakat Taiga'nın onu reddetmesiyle hisleri kayboldu. Daha sonra Taiga Yuusaku'yu seviyor ama Yuusaku ona yüz vermiyor falan... (Bilindik hikaye) Ayrıca bir ara saçlarını sarıya boyatıp bizim mahallenin çocuklarıyla takıldı. (Eehheh) Ami ise hala çözemedim. İlk bölümlerde tatlı kız maskesinin altında kendini beğenmiş, şımarık kız olarak gösterdiler. İlerleyen bölümlerde ise mantıklı, olgundu. Kız katman katman ilerliyor, açtıkça açılıyor. Fakat çok beğendim, her ne kadar Ryuuji&Taiga ikilisini sevsem de Ami&Ryuuji birlikteliğini de destekliyorum.

Anime son bölümleri çok duygusaldı, bitirince boğazımda bir şeyler kaldı adeta. Özellikle son bölümünde neredeyse saçlarımı yolacaktım, istediğim gibi bitmeyecek, mutlu son olmayacak diye. Çok çarpıcı sahneleri vardı, Taiga'nın "Ryuuji!!" diye bağırması, ekibin bilgisayar odasında Ryuuji ile Taiga birlikteliğini tartışması gibi. Duygusallık bir yana çok da komik sahneleri vardı. Somurtkan bir izleyicimdir fakat Toradora'yı izlerken yer yer çok güldüm, mizah anlayışı da, dram anlayışı kadar çok iyi animenin. Bu animeyi başlıca sevme nedenim sanırım.
Ayrıca müzikleri hoştu, ne iyi ne kötü. Fakat şu score müziğini çok beğendim, hemen indirdim: Ame iro Rondo

Sevilen Sahneler

Ryuuji boğularak ölmekten kurtulduktan sonra, Taiga'nın isyanı.




































































































"Kimse ona dokunmasın! RYUUJI BENİM!"

Minorin: "You narcissistic heaven-sent child! Give me a nude shot!"






Yazı Sonu: Animeye puanım 8/10.




23.7.12

Anime: Another


Uzuun zamandır arşivimde beklettiğim Another'ı nihayet geçen haftalarda bitirdim. Animenin konusu oldukça basit, klişe aslında. Çook önceye dayanan bir ölümün getirdiği lanet, her yıl 3. sınıftakilerin bu lanetten dolayı sırayla ölmesi vs vs. Tam bir Final Destination havası kısaca. Fakat artık animenin, çizimlerin, enterasan karakterlerin getirdiği güzellik mi bilemem ama çok farklı bir havası var. Tamamen klişe konuyu çok güzel işlemişler cidden.

Misaki Mei
Tutarsız karakterler oldukça fazla, her karakterde "Buna kessin bir şeyler olacak" denilebilir bir nitelik var ama Mei bambaşka. Son yılın sözde "Ölü"sü ve ilk bölümlerdeki gizemli davranışlarıyla aşırı soru işareti uyandırmıştır. Fakat oldukça sıradan (demeye pek dilim varmıyor) ve kesinlikle ölü değil. (bu kanıya ne kadar zor vardım, düşünün) Animenin en sağlam karakteriydi kendisi.


Kouichi Sakakibara
Animenin esaslı oğlanı Sakakibara'yı ise aşırı meraklı buldum ben. Korku/gerilim türlerinin vazgeçilmez baş kahraman özelliğidir bu ama Sakakibara çevresinin uyarılarına rağmen iyicene olayları irdelemesi beni rahatsız etti. (Ben olsam ben de aynısını yapardım gerçi) 

Sakakibara'nın hayalgücü ürünü. Animenin o ölümler dahil en uçuk sahnesi, kessinlikle.

Animenin opening/endingini pek sevemedim ben. OST'lerine ise yorumum yok, ne iyi ne kötü. Çizimler ise çocuksu, daha hatsızdı. Bu tür çizimleri sevmesem de, Another'da iyi durmuş. Sert hatlı çizimler olsaydı büyük ihtimalle tamamen bayacaktı beni. 

Animenin finali çok çok iyiydi. Açıkçası ben "Ölü"nün onun dışında herkes olabileceğine ihtimal veriyordum. Son anda bu olsun diye karar verilmiş gibi gelse de aslında başlarda da imaların olmasıyla planlanmış olduğu gerçek ama pek "Aaa" diyemedim, ne kadar şaşkınlık oluştursa da.

Ek olarak: Animede ölümler çok güzeldi. Canice ama çok güzel.


Öğretmenin ölümü çok havalıydı, çok.

 Yazı Sonu: Animeye puanım 8/10.